Yaban Hayat

Namibya: Issız Çağrı by Burak Dogansoysal

Gecenin zifiri karanlığının hala hakim olduğu saatlerde çadırlarını terk eden turistler araçlara binerek milli park kapısında sıraya giriyor. Ülkenin tamamında milli park açılış saati gün doğumuna denk gelmesine rağmen Sossusvlei’de istisnai olarak güneşin yüzünü göstermesine bir saat kala kapı açılıyor. Çölün buz gibi havasına aldırış etmeyen gezginler görevlinin kapıyı açmasıyla birlikte yarıştaymışçasına yola koyuluyor. Dünyanın en etkileyici manzaralarından bazıları bu bölgede olmasına rağmen herkesin hedefinde tek bir nokta var: 45 numaralı kum tepesi, Dune 45

Üç dört saat sonra çölü kavuracak olan güneş tepelerin ardında yükselmeden 45 numaralı kum tepesine ulaşılmalı ve kısa ama zorlu bir yürüyüşün ardından en iyi manzara için 85 metrelik zirveye tırmanılmalı. Namibya’ya gelen turistlerin büyük bölümünün “yapılacaklar“ listesinin ilk sırasında bu etkinlik yer alıyor.

Namibya 825 bin 615 kilometrekarelik yüzölçümü ile oldukça büyük bir ülke olmasına rağmen dünyanın en düşük nüfus yoğunluklarından birine sahip. Bunun nedeni sadece 2.5 milyon kişinin yaşadığı bu toprakların büyük bölümünün çöl olması.

Namib Çölü, Swakopmund

Namib Çölü, Swakopmund

Namib Çölü ve kısmen de Kalahari Çölü’nün hakim olduğu coğrafya zor koşullara uyum sağlamış insan topluluklarına ve canlılara ev sahipliği yapıyor. 55 milyon yıl önce oluştuğu düşünülen Namib Çölü dünyanın en eski çölü olarak kabul ediliyor. Atlantik Okyanusu’nun kıyı ile buluştuğu noktada başlayan çöl Namibya’nın büyük bölümünü, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Angola’nın bir kısmını kaplıyor. Bölge Sahra altı Afrika’nın en az yağış alan yeri. Her yeri kaplayan çöl, kavurucu güneş ve su kıtlığına rağmen binlerce bitki türü, yüzlerce kuş ve memeli türü bu topraklarda yaşamlarını sürdürüyor. Bu canlılar yaşam kaynağı olan suya ise alışılmamış bir kaynaktan ulaşıyor: sis. Namib Çölü’ne hayat veren bu sisin sebebi Atlantik kıyılarına soğuk su taşıyan Benguela Akıntısı. Bu akıntının taşıdığı soğuk su yüzeydeki sıcak hava ile temas edince havanın taşıdığı nem aniden soğuyarak yoğun bir sis tabakası oluşmasını sağlıyor. Yılın büyük bölümü batıdan esen rüzgarlar sayesinde de bu sis Namib Çölü’nün derinliklerine kadar taşınıyor. Bu çölde ortalama üç yüz gün yoğun sis oluşuyor.

Çöldeki bir çok türün hayatta kalabilmesi için bağımlı olduğu en önemli besin böcekler. Namib Çölü koşullarına ayak uydurmuş böcekler sis hasadı ile susuzluklarını giderip hayatta kalıyorlar. Sisin en yoğun olduğu sabahın erken saatlerinde kum tepesine çıkan böcekler bacakları üzerinde ayağa kalkarak kabuklarını rüzgara dönüyor. Yoğun nem yüklü sis bulutu böceğe temas ettiğinde yoğuşma sonucu su damlaları oluşuyor. Kabuğu üzerindeki oluklar sayesinde bu hayati önem taşıyan damlaları içen böcekler ise Namaqua bukalemunu başta olmak üzere çöldeki bir çok sürüngenin ana besin kaynağı. Bukalemun ve geko türleri böcekler sayesinde hayatta kalırken Namib Çölü’nde yaşayan engerek türleri de geko ve kertenkeleleri avlayarak hem besin ihtiyaçlarını karşılıyor, hem de avladıkları canlıların vücut sıvıları sayesinde gerekli nem ve suya ulaşıyorlar.

Sossusvlei’deki dev kum tepesi

Sossusvlei’deki dev kum tepesi

Namib Çölü’nün en ulaşılabilir bölgelerinden bir tanesi aynı zamanda görsel olarak da en etkileyicilerinden. Swakopmund yakınlarındaki bu bölgede yaklaşık 30 senedir “Yaşayan Çöl” konseptli doğa turları düzenleyen Tommy ile yılanları bulmak üzere sahaya çıktığımızda işimizin bu kadar kolay olacağını tahmin etmiyordum. Uçsuz bucaksız bir çölde kumla aynı renk ve vücudunu neredeyse tamamen kuma gömen 40-50 santimetrelik yılanları bulmak ne kadar kolay olabilir ki?

Tommy ve yardımcıları iz takibi konusunda çok bilgililer ve bölgeyi avuçlarının içi gibi biliyorlar. Traktrak taşkuşunun (Cercomela tractrac) alarm ötüşü ve hareketlerinden boynuzlu engerek (Bitis caudalis) olan bölgeyi tespit eden ekip, böceklerin kumun üzerinde bıraktığı belli belirsiz izlerden Namaqua bukalemununun (Chamaeleo namaquensis) saklandığı çalıyı elleriyle koymuş gibi buluyor. Tommy ve ekibi, ticari bir kuruluştan çok eğitim misyonu olan sivil toplum örgütü gibi çalışıyor. Yaşayan çöl turlarında çok önemli iki hedefleri var. Çölün az tanınan ve pek de sevilmeyen canlılarını tanıtıp sevdirmek, bunu yaparken de çölün ne kadar yaşam dolu olduğunu, aynı zamanda da ne kadar kırılgan bir ekosistem olduğunu anlatıp turistleri bilinçlendirmek.

Boynuzlu engerek, Namib Çölü

Boynuzlu engerek, Namib Çölü

Çöldeki yaşam koşullarına uyum konusunda belki de en önde gelen canlılardan bir tanesi “yaşayan fosil“ olarak da adlandırılan, Namib Çölü’ne endemik Welwitschia (Welwitschia mirabilis) bitkisi. Bilim insanları çöldeki bitkilerin ortalama yaşını 500-600 civarında hesaplarken ülkede bilinen en yaşlı ve hala yaşayan bitki yaklaşık 2000 yaşında. Yer altı su kaynaklarına ulaşmaya çalışan kökleri olsa da welwitschia su ihtiyacının büyük bölümünü sisten temin ediyor. 

Namib Çölü’nde yaşayan fosil ağaçlar kadar ölü ağaçlar da ilgi çekici. Namibya’nın en ünlü manzaralarından birine ev sahipliği yapan Deadvlei aslında eski bir sulak alan. Burayı besleyen su yolunun kapanması ve iklim değişiklikleri sonucu yaklaşık 700 yıl önce ölen ağaçlar büyülü bir manzaranın ortaya çıkmasına sebep olmuş. Beyaz kil zemini, güneşin kavurduğu siyah ölü ağaçları, kırmızı kum tepeleri ve mavi gökyüzü ile Deadvlei masalsı bir manzara sunuyor. Yüzlerce yıl önce ölen ağaçlar çöl koşulları ve güneş yüzünden hızla ve tamamen kuruduğu için çürümeden günümüze ulaşmış.

Deadvlei’deki ölü ağaçlar

Deadvlei’deki ölü ağaçlar

Afrika’nın Atlantik kıyılarını etkisi altında tutan Benguela soğuk su akıntısı karadakiler kadar denizdeki canlılar için de oldukça önemli bir role sahip. Güneyden ve okyanusun derinliklerinden besleyici değeri çok yüksek planktonları Namibya kıyılarına taşıyan soğuk su akıntısı bu kıyılarda sağlıklı bir balık çeşitliliğine olanak sağlıyor. Bunun sonucunda da bu kıyılar balinaların beslenmek için göçtükleri, Afrika pengueni, Kap sümsüğü ve kürklü fok gibi canlıların da üremek için büyük koloniler oluşturduğu bir yer haline gelmiş.

Penguenlerin bu kıyılardaki son sığınaklarından biri Lüderitz açıklarında yer alan Halifax Adası. Namibya’nın güney kıyısında yer alan ada insan kaynaklı bir trajedi sonrası başarılı bir doğa koruma projesi sayesinde yeniden penguenlerin üreme alanı haline gelmiş. Bu ada 1800’lü yılların sonlarından itibaren guano toplamaya gelen tüccarların hedefinde olmuş. Guano, nitrojen, fosfat ve potasyum bakımından oldukça zengin ve kıymetli, gübre olarak kullanılan penguen dışkısına (aynı zamanda çoğu su kuşu ve yarasa dışkısına da) verilen isim. Zaman içerisinde guana hasadının artmasıyla penguenler kazarak yuva alanı açacakları toprak bulamamaya başlamış ve adayı terk etmiş. Dr. Jessica Kemper liderliğindeki proje penguenlerin girebileceği boyutlarda plastik çöp kovalarını yarısına kadar gömüp, çıkan toprağı da kovanın içine doğal zemin olarak döşemiş. Sayıları geçmiş yılları aratsa da bu başarılı proje sayesinde penguenler Namibya kıyılarına geri dönüyor.

Atlantik Okyanusu kıyısında bir kürklü fok

Atlantik Okyanusu kıyısında bir kürklü fok

Afrika kıyılarında 24 farklı kolonide yaklaşık 650 bin kürklü fok yaşıyor. Namibya’daki Cape Cross fok kolonisi ise 100 bin birey fok ile bunların en büyüğü. Her sene Kasım ayında yavrulamaya başlayan foklar tüm yıl bu anı bekleyen yırtıcılar için en büyük fırsat. Çakallar (Canis mesomelas) ve Afrika’nın en nadir yırtıcılarından olan kahverengi sırtlanlar (Hyaena brunnea) kendi yavrularının doğumunu da sınırsız besin kaynağının olduğu bu döneme denk getiriyor. Savunmasız olan fok yavruları anneleri yemek bulmak için okyanusa açıldığında yırtıcılar için kolay av oluyor.Kahverengi sırtlanların yuva alanı seçimi ise hayli ilginç. 1900’lü yılların başında Namibya kıyılarında dünyanın en kaliteli elmaslarının bulunmasıyla akın akın buraya göç eden Avrupalılar Lüderitz yakınlarındaki Elizabeth Bay ve Kolmanskop’a elmas çıkarma tesisleri ve madencilerin yaşayacağı şehirler kurmuş. 1954’te buradaki kaynakların tükenmesi, güneyde daha verimli madenlerin bulunmasıyla terk edilen yerleşkeler günümüzde hayalet şehir olarak anılıyor. Kahverengi sırtlanlar da bu devasa yaşam alanlarından geriye kalan yıkıntıları yuva alanı olarak tercih etmiş.

Namibya Günlükleri” belgesel serisinin çekimleri esnasında ekibimizi en çok etkileyen sahnelerden bazıları hayalet şehirde gerçekleşti. Elizabeth Körfezi’nde yer alan terk edilmiş şehir faal elmas madenlerinin içinden geçtiği için aylar öncesinden  izin başvurusu yapmamız gerekiyordu. Bu işlemler esnasında tanıştığım bir görevli “1954’te burayı son terk edenlerden biri hala hayatta, şu anda 92 yaşında ve Lüderitz’te yaşıyor” dediği anda senaryo kafamda şekillenmişti. On iki bin kişilik bir kasaba olan Lüderitz’te Hans ve Gisela Schmidt çiftine ulaşmak hiç de zor olmadı. “Sırtlanlar gece avlanmaya çıkarlar. O yüzden çocukken annemiz karanlıkta sokağa çıkmamıza izin vermezdi”. Hans bir yandan yıkıntılar arasında yıllarca yaşadığı evini ararken bir yandan da zamanında son derece hareketli olan madenci kasabasındaki anılarını anlatıyordu. Hayalet şehri gezdirirken Namibya’daki ilk sessiz film gösteriminin gerçekleştirildiği salonu, haftasonları tertiplenen dansları, yıkıntıların altında kalmış bahçesini o günleri yaşarcasına tarif ediyordu. Babasının görevi dolayısıyla Almanya’dan Namibya’ya göç ettiklerinde henüz dört yaşında olduğunu ve tüm ömrünün bu topraklarda geçtiğini biraz da hayıflanarak anlatıyor Hans: “150 sene önce buraya gelen Almanlar gibi ben de hayatım boyunca Namibya’dan hiç ayrılmadım.

Sabahları Namib Çölü’nü kaplayan sis bulutu

Sabahları Namib Çölü’nü kaplayan sis bulutu

Elmas bulunmadan ve Avrupalı sömürgeciler Namibya’ya gelmeden önce binlerce yıldır bu topraklarda doğa ile uyum içinde yaşayan topluluklar vardı. 1600’lü yıllarda Hollandalı göçmenlerin Buşmanlar olarak adlandırdığı San insanları Afrika’nın güney bölgelerinin en eski sakinleri. Yasaların izin verdiği ölçüde hala avcı toplayıcı yaşamlarına devam etmeye çalışan Sanlar, bugün sayıları sadece 90 bin olan, bölgede azınlık konumunda bir topluluk. Namibya’da önce Alman, sonrasında Güney Afrika idaresi esnasında tarım arazileri ve milli parkların yönetimi için atalarının yarı göçebe olarak yaşadığı Etosha ve civarındaki topraklardan göç ettirilen ve artık sadece ülkenin doğusunda, Botswana sınırında yer alan Tsumkwe civarındaki topraklarda yaşayan Sanlar yaklaşık 30 bin yıldır yaşadıkları bu coğrafyada kalıcı izler bırakmış. 1907’de koruma alanı ilan edilerek boşaltılan Etosha Milli Parkı’nın güney batı sınırına yakın Kamanjab’daki Sanlara ait olduğu tespit edilen kaya resimlerinden en yenisi 2000 yıllık.

San insanları, ya da daha bilinen isimleriyle Buşmanlar

San insanları, ya da daha bilinen isimleriyle Buşmanlar

Avcı toplayıcı yaşam tarzlarını korumuş olsalar da Sanlar modern dünyanın bazı nimetlerine karşı koyamamış. Vücutlarının büyük bölümünü açıkta bırakan ceylan derisi kıyafetler yerine soğuğa karşı çok daha etkili olan pantalon ve gömlek hayatlarına girmiş. Avcı buşmanlar oklarını muhafaza ettikleri kılıfları artık hafif ve doğal malzemelerden çok daha dayanıklı PVC boruları keserek yapıyor. Tsumkwe’deki köyün ihtiyarlarından tecrübeli avcı Kxao, hayatlarını kolaylaştıran unsurlara uyum sağlasalar da on binlerce yıldır sahip çıktıkları geleneklerinden asla vazgeçmeyeceklerini belirtiyor.

Ülkenin kuzeybatısında yer alan Kaokoland bölgesinde yaşayan Himbalar’da ise durum biraz daha farklı. Geleneksel motiflere sahip olsa da, erkeklerin büyük kısmı modern dünyanın giyeceklerinden kullanmaya başlamış. Ancak vücutlarına sürdükleri bulamaç sayesinde kıpkırmızı cilde ve keçi kılıyla pekiştirdikleri göz alıcı örgülü saçlara sahip Himba kadınları geleneksel görüntülerinden ve yaşam tarzlarından asla ödün vermiyor. 

Epupa Şelalesi civarındaki çekimlerimiz esnasında ziyaret ettiğimiz bir Himba köyünde şef ve şefin erkek kardeşi dışında hiç erkek yok. Bazıları sığırları otlatıyor ama çoğu yakınlardaki bir kasabaya iş aramaya gitmiş. Tercümanımız aracılığıyla genç bir kadınla sohbet ediyoruz. Coğrafyadaki tüm yerli topluluklar yavaş yavaş değişirken Himba kadının niye geleneklerine sonuna kadar bağlı kaldığını net bir biçimde özetliyor: “Çünkü böyle çok güzelim…

Etosha Milli Parkı’nda bir su kaynağı

Etosha Milli Parkı’nda bir su kaynağı

Bir zamanlar Sanların atalarının avlandığı yer olan Etosha Milli Parkı, Afrika kıtasının en görkemli koruma alanlarından biri. 22 bin 270 kilometrekare büyüklüğe sahip parkın neredeyse dörtte birini Etosha tuz tavası oluşturuyor. Yerel dilde “büyük beyaz yer“ anlamına gelen Etosha, ismini bu tavadan alıyor. Yarı çöl habitata sahip Etosha’da kurak araziye uyum sağlamış canlılar yaşıyor. Ancak yine de parkın içindeki hayvan hareketlerini yıl boyu yer altı sularından beslenen kaynaklar belirliyor. Sıcak, uçsuz bucaksız arazide ufuk çizgisi seraplarla dolu olsa da suyun kokusunu alan antiloplar, zebralar ve filler mevsimsel olarak suyun bulunduğu bölgeleri tercih ediyor. Özellikle kurak sezon olan kış aylarında bu kıymetli su kaynakları hayati önem taşıyor. Günün en sıcak saatlerinde su civarında onlarca farklı türden binlerce hayvan görmek mümkün.

Tüm Afrika’da kaçak avcılık yüzünden sayıları hızla azalan gergedanlar Etosha Millli Parkı’nda oldukça sıkı korunuyor. Özellikle siyah gergedan nüfusu ile dikkat çeken Namibya’da bu özel canlının en kolay görülebileceği yerler Etosha’daki su kaynakları. Tek dolaşan ve gündüz sıcaktan korunmak için yoğun çalılıkları pek terk etmeyen siyah gergedanlar, gece serinliğinde su içmek için bu kaynaklara geliyorlar. Milli parkın ortasında yer alan Halali ise normalde sosyal olmayan bu canlılar için önemli bir buluşma noktası. 

Erindi’nin kırmızı tepeleri

Erindi’nin kırmızı tepeleri

Namibya doğasının en etkileyici bölgelerinden bazıları, yoğun tarımsal faaliyetler ve özellikle de sığır yetiştiriciliği yüzünden yok olma noktasına gelmiş ama koruma çalışmaları sayesinde yeniden hayata dönmüş alanlar. Bunlardan biri olan Erindi Özel Koruma Alanı (Erindi Private Game Reserve) farklı doğa koruma programlarını bünyesinde birleştirmiş gerçek bir başarı öyküsü. Erindi’nin günümüzdeki sahipleri yaklaşık 700 kilometrekarelik alanı satın aldıklarında aslında sığır besiciliği yapmak istiyorlarmış. Ancak ülkenin 2000’li yıllara girerken gerçekleştirdiği eko-turizm hamlesine katkıda bulunmak ve bu alanda zaten doğal olarak bulunan çeşitli antilop türleri, leopar ve çita gibi doğal değerleri tarım zararlısı olarak görmek yerine turizm projesinde değerlendirmek amacıyla çalışmalara başlamışlar. İşe ilk olarak başkent Windhoek’a karayoluyla sadece 3 saat mesafedeki Erindi’de geçmişte doğal olarak bulunan bitki ve hayvan türlerinin tespiti ile başlanmış. Coğrafyanın sağlıklı bir şekilde taşıyabileceği türler ve sayıları belirlenince de diğer bölgelerden getirilen zürafa, fil ve aslan gibi Afrika’nın sembol hayvanları bölgeye yeniden tanıtılmış.

Himba kadını, Epupa civarı

Himba kadını, Epupa civarı

Erindi’nin sınırlarını çizen Erongo ve Omataku Dağlarının granit, bazalt ve hematit (kantaşı) içeriği sayesinde oldukça etkileyici gözüken manzaralarına açık savan alanlar ve dikenli çalılık alanlarda yaşayan Afrika memelileri de eklenince bölge günümüzde Namibya turizmi için önemli bir değer haline geldi. Ancak bununla yetinmeyen Erindi yönetimi rezervin kapılarını araştırmacılara da açmış. 2007 yılından beri Erindi’de çalışmalarını yürüten Global Leopard Project (GLP - Küresel Leopar Projesi) leoparlar hakkında oldukça önemli bilgiler edinmiş. Erindi aynı zamanda CCF (Cheetah Conservation Fund - Çita Koruma Fonu) tarafından rehabilitasyonu bitince salınan çitaların da bir kısmına ev sahipliği yapıyor.İnsan kaynaklı doğal facialardan ders çıkaran Namibya doğal değerlerine sahip çıkmak, var olanı korumak, kaybedileni yeniden kazanmaya çalışmak için var gücüyle çalışıyor. 

Yerli halklardan Namaların dilinde “hiçbir şeyin olmadığı geniş alan“ anlamı taşıyan, Buşmanların “Tanrı’nın sinirliyken yarattığı yer“ dediği Namibya şüphesiz dünyanın en özel yerlerinden. Çölün acımasızlığı, buna rağmen hayat dolu oluşu, gün içinde aşırı soğuk ve aşırı sıcağın birlikteliği, iç içe geçmiş okyanus ve çölün zıtlığı ile zor bir coğrafya olmasına rağmen, Namibya bu zorluklara göğüs germeye hazır maceraperest gezginleri bekliyor. 

Namaqua bukalemunu, Namib Çölü

Namaqua bukalemunu, Namib Çölü

Kosta Rika: Saf Yasamin Kiyisinda by Burak Dogansoysal

Dünya üzerinde en çok korkulan canlılar listesinin ilk sıralarında yer alan tarantula Monteverde’nin en yaygın ve bulunması en kolay türlerinden biri. Devasa boyutları ile tanınan dişi tarantula ilkel bir tür ve ağ örme yetisi yok. Çoğunlukla ağaç kökleri yakınlarında toprağı kazarak oluşturduğu tüneli andıran yuvasında yaşıyor ve burayı sadece karanlık çöktüğünde avlanmak ve çiftleşmek için terk ediyor...

Read More

Denge... by Burak Dogansoysal

1934 senesinin Ocak ayıydı. İngiliz kolonisinin önde gelen çiftçilerinden olan Nellie Grant sohbet esnasında dostlarına kahvaltıdan sonra tarih yazmayı teklif etti:“Nakuru’da gölün karşı kıyısına yaya olarak geçen ilk insanlar olmaya ne dersiniz?”Göl, tarihinde yaşamadığı kadar büyük bir kuraklığın pençesindeydi.

Read More